Eğitim sistemi dediğimiz şey, yalnızca kalemle kâğıdın, kara tahta ile beyaz tebeşirin karşılaşması değildir; insan zihninin yoğrulduğu, vicdanın hamurunun tutulduğu, ruhun geleceğe biçim verildiği bir fırındır. Fakat bu fırın yanarsa, içindeki hamur pişmez; yanık kül olur, külden de ekmek değil, yalnızca acı bir is çıkar.

Bugün ülkemizde eğitim, ne yazık ki bir mermer ustasının sabrı ve inceliğiyle değil, çekiç darbeleriyle paramparça edilmiş bir heykele benziyor. Çocukların merakı, sorgulama arzusu, hayal gücü; sınavların soğuk sayfalarında öğütülüyor. Kendi potansiyelini keşfetmesi gereken genç, daha ilk adımda kendisine biçilen standart kalıpların içinde boğuluyor.

Bir zamanlar bilgelik, aklın ve ahlakın birleşiminden doğardı. Şimdi ise eğitim, yalnızca ezber ve sınav odaklı bir yarış pistine dönüştü. Öğretmenler, aslında birer ruh hekimi olması gerekirken; puan memurları, müfredat muhafızları haline getirildi. Çocuklarımızı özgür düşünceyle değil, korkuyla eğitiyoruz: “Başarısız olursan hayatın kararır” diyerek… Oysa asıl başarısızlık, merhameti, eleştirel aklı ve vicdanı öğretemeyen bir sistemdir.

Toplumdaki yozlaşmanın kökü de buradan beslenir. Çünkü eğitimin mayası bozulursa, toplumun eti de çürür, kemiği de. Üniversiteler fabrika bandı gibi işlediğinde, mezun olan gençlerin gözlerinde ışık değil; yorgunluk ve umutsuzluk kalır.

Tin mahkemesinde eğitimi yargıladığımda sorarım:

— Neden çocukları sınav kitapçıklarına hapsettin?

— Neden merakı öldürdün?

— Neden ezberi kutsadın da, düşüneni ayıpladın?

Eğitim, adalet gibi kutsal bir görevdir. Çocuklara yalnızca bilgi değil, aynı zamanda vicdan kazandırmayan bir sistem; öğretmenlere yalnızca maaş değil, aynı zamanda onur sunmayan bir devlet; geleceğe yalnızca meslek değil, aynı zamanda ahlak bırakmayan bir toplum… Kendi mezar taşını kendi elleriyle yontar.

Çözüm mü? Eğitim yeniden bir “inşa sanatı” olmalı. Çocuk, mermerdir ama aynı zamanda kendi heykeltıraşıdır. Ona çekiç tutmayı öğretmek; sorgulamayı, üretmeyi, paylaşmayı, vicdanı göstermek… İşte gerçek eğitim odur. Aksi takdirde, gelecek nesiller test kitaplarının arasında gömülü kalacak; akıl, özgürlük ve erdem mezar taşlarının sessiz şahitliğinde unutulacaktır.

Bugün eğitim sistemi, bir milletin en büyük ihanetiyle yüzleşmektedir. Çünkü ihanet, vatana silah çekmekten önce, çocukların aklını köreltmekle başlar. Kendi evlatlarının gözlerindeki ışığı söndüren bir devlet, geleceğini kendi elleriyle karartır.

Ezberci kitaplar, sınav hapishaneleri ve puan cellatları arasında büyüyen nesil, düşünmeyi değil, sadece verilen cevabı tekrarlamayı öğreniyor. Merak eden çocuk cezalandırılıyor, sorgulayan öğrenci susturuluyor. Oysa bilginin tohumu, özgür soruda filizlenir; vicdanın meyvesi, özgür akılda olgunlaşır.

Bu sistem, yalnızca diplomalı köleler üretir. Üniversite kapılarından çıkan gençler, işsizliğin ve umutsuzluğun bataklığında çırpınırken, devlet kendini “başarı oranı” istatistikleriyle kandırır. Eğitim, insanı insan kılmadıkça; adalet, cesaret ve ahlak vermedikçe; hangi unvanın, hangi diplomayı duvara astığının hiçbir önemi yoktur.

Tin mahkemesinde ben bu sisteme hükmümü veriyorum:

— Sen, çocukları yarış atına çevirdin.

— Sen, öğretmeni ruh doktoru olmaktan çıkarıp bir bordro memuruna indirdin.

— Sen, geleceği kalıba sokmaya çalışırken, insanın özündeki sonsuz yaratıcı potansiyeli öldürdün.

Artık yeter!

Bu zincirler kırılmalıdır. Eğitim, yeniden özgürlüğün ve vicdanın mabedi haline gelmelidir. Çocuklara sadece bilgi değil; adalet duygusu, merhamet, eleştirel akıl ve yaratıcılık verilmelidir. Her sınıf, bir mahkeme kürsüsü değil; fikirlerin özgürce dolaştığı bir meydan olmalıdır.

Eğer biz bu manifestoyu hayata geçirmezsek, gelecek kuşaklar bizleri lanetle anacaktır. Çünkü kendi çocuklarını karanlığa terk eden bir millet, mezar taşlarına sadece bir isim değil; aynı zamanda utancını da kazır.

Eğitim ya yeniden doğacak ya da bu toprakların sonunu hazırlayacaktır.

Semih Aslanlar