Bir millet, bazen tükenir gibi olur ama aslında sadece uyuyordur…
Ve o uykudan uyanmak için bir kıvılcım, bir ses, bir nefes gerekir.
İşte o nefesin adı Mustafa Kemal Atatürktür.
O, yıkılmış bir imparatorluğun harabelerinde; “bitmişiz” diyenlerin ortasında,
bitmeyen bir ruhun yankısıydı.
Yorgun Anadolu toprağında bir kez daha kök salan iradenin, bilincin,
özgürlüğe susamış bir halkın dirilişiydi.
Atatürk, sadece bir komutan değildi.
O, düşüncenin askeriydi.
Bir savaş meydanında top sesleriyle değil,
bir milletin zihninde yankılanan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” cümlesiyle kazandı en büyük zaferini.
Onun devrimi sadece harfleri, kıyafetleri ya da kurumları değiştirmedi —
bir milletin kendine bakışını değiştirdi.
Kulların yurdundan yurttaşların ülkesine geçiş,
bir devrim değil, bir uyanıştı.
Bir milletin “ben kimim” diye sorduğu o karanlık aynaya,
Atatürk, aklın ışığını yansıttı.
Onun yürüyüşü; sabrın, aklın, disiplinin ve vicdanın yürüyüşüdür.
Bir ulusun damarlarına yeniden onur pompalayan o damarlar hâlâ canlıysa,
sebebi; o damarların bir zamanlar Ankara’nın bozkırında atan bir yürekle birleşmiş olmasıdır.
Atatürk; tarihin yazmadığı değil, tarihi yazan insandır.
Kaderin kalemini elinden alıp, milletiyle birlikte yeniden yazmıştır.
Ve o yazının her satırında bir emir değil, bir fikir vardır.
“Düşün, sorgula, üret.”
Çünkü O, bilirdi ki; gerçek bağımsızlık, önce zihinde başlar.
Bugün gökyüzüne baktığında yıldızları değil,
O’nun bıraktığı ışığı görebilen her yürek,
Cumhuriyet’in bekçisidir.
Ve bizler…
Onun çocukları, onun ideallerinin yürüyen yankılarıyız.
Her düşüncede bir inkılap, her adımda bir vatan sevgisi taşıyorsak,
O’nun mirası hâlâ içimizde nefes alıyor demektir.
Atatürk ölmedi.
O, zamanın ötesine geçmiş bir bilincin adı.
Bir milletin yeniden doğma yeteneğinin sembolü.
Ve sonsuza dek…
O’nun adı, bu topraklarda aklın, vicdanın ve özgürlüğün sesi olarak kalacaktır.
— Semih Aslanlar