Bir zamanlar hakikatin peşinden yürüdüğümü sanıyordum. Oysa sonradan anladım ki insan, çoğu zaman gerçeği değil; kendi korkularını kutsallaştırır. İnandığı şeyleri hakikat, alıştığı zincirleri ise özgürlük zanneder. Bu yüzden kalabalıkların arasında dolaşırken yüzler değil, maskeler görürüm artık. Her maskenin altında başka bir korku, başka bir açlık ve başka bir karanlık uyur.

Gecenin en derin saatlerinde, suskunluğun kemiklerine kadar işlediği vakitlerde düşünürüm bazen; insan nedir diye...

Bir avuç et ve kemikten ibaret bir varlığın, sonsuzluğu anlamaya çalışırken kendi cehaletinin duvarlarına çarpıp durmasından başka ne olabiliriz?

Kadim öğretilerin küllerine eğildiğimde, unutulmuş sembollerin sessizliğinde aynı fısıltıyı duyarım:

"Her yükseliş bir düşüşün başlangıcıdır."

Belki de bu yüzden tüm zaferler bana mezar taşlarını hatırlatır. Alkışlarla yükselen her isim, bir gün unutuluşun karanlık kuyusuna bırakılacaktır. Şan, şöhret, servet ve iktidar... Hepsi zamanın dişleri arasında ufalanan geçici putlardan ibarettir.

İnsanlık ise kendi elleriyle yonttuğu putların önünde diz çökmeye devam ediyor.

Bir tarafta sahte erdemlerin tacını taşıyanlar, diğer tarafta günahlarını makyajla saklamaya çalışanlar...

Herkes birbirini yargılıyor ama kimse kendi vicdan mahkemesinin kapısını çalmaya cesaret edemiyor.

Oysa en ağır hüküm, başkalarının verdiği değil; gecenin bir vakti kendi ruhunun yüzüne bakarken duyduğun sessizliktir.

Ben o sessizliği tanıyorum.

Karanlığın içindeki düzeni de...

Kaosun içindeki matematiği de...

Çünkü hayat dediğimiz şey, birbirini yiyip bitiren karşıtlıkların sonsuz dansından başka bir şey değil.

Doğumun içinde ölüm saklıdır.

Umudun içinde hayal kırıklığı.

Sevginin içinde ayrılık.

Kavuşmanın içinde veda.

İnsan ise bütün bunlara rağmen yarın varmış gibi yaşamaya devam eder.

Ne tuhaf...

Bir gün öleceğini bilen tek canlıdır; fakat sanki hiç ölmeyecekmiş gibi planlar yapar.

Belki de bütün trajedimiz burada başlıyor.

Kendi faniliğimizi unutabilmek için kurduğumuz büyük yalanlarda...

Ben artık o yalanların dışında yaşamayı öğreniyorum.

Her geçen gün biraz daha sessizleşerek...

Biraz daha eksilerek...

Biraz daha yokluğa yaklaşarak...

Çünkü bazı hakikatler ışıkta değil, karanlıkta görünür.

Bazı cevaplar konuşarak değil, susarak bulunur.

Ve bazı insanlar ancak içlerindeki bütün putlar yıkıldıktan sonra kendileriyle tanışabilir.

Şimdi zamanın aşındırdığı bu yorgun çağın ortasında duruyor ve insanlığın kendi gölgesinden kaçışını izliyorum.

Kibirle inşa edilen saraylar görüyorum.

İçinde korku yaşayan hükümdarlar...

Kalabalıkların alkışlarıyla beslenen yalnız insanlar...

Ve her gün biraz daha derinleşen manevi bir çöl...

Belki de çağımızın en büyük felaketi savaşlar değildir.

Belki de insanın kendisinden uzaklaşmasıdır.

Çünkü kendine yabancılaşan bir ruh, eninde sonunda bütün dünyayı da yabancı bir yere dönüştürür.

İşte bu yüzden gecenin karanlığında yürümeye devam ediyorum.

Kaybolmak için değil...

İçimde çoktan kaybolmuş olan şeyi aramak için.

Ve biliyorum ki bir gün bütün yollar bitecek.

Bütün sözler susacak.

Bütün aynalar kırılacak.

Geriye yalnızca insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı o son an kalacak.

İşte o gün geldiğinde;

Ne alkışların,

Ne unvanların,

Ne de yeryüzüne bıraktığın gölgelerin bir anlamı olacak.

Sana eşlik edecek tek şey;

Kendinden saklayamadığın hakikat olacak.

Semih Aslanlar