Çünkü doğrusuna gelene kadar yanlış olanları yolda kaybetmeliydin...

Doğruyu bulmak için bellki de en yanlış yollarda yürümeliydin..

“Doğrusu” sen neyi istediğini bildiğinde ve daha önemlisi sen tüm o “istediklerin haline geldiğinde”  gelip seni bulacak...

Tüm bu tecrübeler olmasaydı “neyi istemediğini” nasıl bilebilirdin?

Çekim yasasını hatırla!

İstediğimizi değil de; olduğumuzu kendimize çekeriz..

Neydi seni sen yapan hür düşünce?

Düşünce anlamadıysan, kim anlatacak seni sana ayağa dikilince?

Ne kadar koşulsuz sevgisin?

Ne kadar olduğun gibisin?

Ne kadar sadık, şefkatli, gizli ajandasız, hesapsız, dürüst, açık, paylaşımcı, arkadaş, dost, şakacı, eğlenceli..?

Ne Kadar netsin peki?

...Sen ekle dahasını...

Bunlardan ne kadarı isen o kadarını çekeceksin kendine...

Kendinde neyi artırmalısın?

Ya da azaltmalısın?

Varsın biraz daha beklesin ama en “doğrusu” olsun.

“Mantığının eleştirdiğini merhametin savunmasın, Daha azına razı gelme!” diye, bu not da burada dursun...

Çünkü Vaktiyle ben, tüm gülüşlerimi bile paylaşmaya hazırdım, manevi kayıpları hesaplayacak bir cihaz henüz icat edilemediğinden; maddi kayıplarını didiklemekte kafayı yemişler, taa ki beynimde menfaatin iktidarını kurana kadar!

Başarısızlığa uğramış sevginin adıdır nefret, peki tek taraflı mıydı her şey, karanlık sebeplerin sonucuyla gelen mahkumiyete isyan niye? Her şey ortada değil mi ki çok net?

Sevginiz ego dağlarının ardında duruyorsa,

Aşılması gereken bir yüksekliğiniz yoksa,

Ve sadece yüceliğinize kurbanlar arıyorsanız;

Vaat edilebilir sevgilere layıksınız demektir.

Hakettiğinizden fazlasını aramanız boşuna….

Sandığını sunmadan,

sahici yanını saklamadan,

farkındalığın farkında olup,

olmadığın gibi değil,

olduğun gibi.

Taktiksiz, taklitsiz, eksiksiz sevmeyi beceremediğinde tüm hikaye orada biter.

Sigmund Freud’un da dediği gibi:

“Sevginizi ihtimaller üzerine kurarsanız, ihanetlerle son bulur.”

Sonuçta:

“İnsanlar, bize zarar verdikleri için değil; yaptıkları haksızlıklarla ruhumuzun ışığını söndürüp içimizdeki kötülüğün başkaldırmasına sebep oldukları için korkunç.” diyor Spinoza.

Bir insana verilebilecek en büyük zarar da bu değil mi ki zaten?

İnsanın, Ruhunun içindeki ışığı söndürüp, karanlığıyla boğuşamayınca; “neden böylesin?” diyorlar...

Kirli ellerinin 3 parmağının kendilerine dönük olduğunu unutup, utanmadan bir başkasını işaret ediyorlar...

Kendini birinin yerine koyamıyorsan kimseyi yargılama. Biz birini, tam da kendimizi o kişinin yerine koyamadığımız için yargılarız.

Diyor;

Emil Cioran

Jean-Paul Sartre’nin meşhur “Cehennem başkalarıdır” (L’enfer, c’est les autres) sözü, “Başka insanlar kötüdür, hepsinin canı cehenneme, önemli olan kişinin kendisidir” anlamına gelmiyor.

“İnsanın kendisine başkalarının gözünden bakması cehennemdir” anlamına geliyor.

Ona göre tutsaklık cehennemdir.

Bir fikri anlaşılır kılan bir başkasıdır, ne yazık ki bu da algıda tutsaklık yaratır.

Bir Kızılderili atasözü der ki: "Benim hayatımı yargılamadan önce benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan geç. Benim takıldığım taşlara takıl yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git benim gittiğim gibi anca o zaman beni yargılayabilirsin."

Herkes birbirini egosunun çatlakları arasından süzerek izliyor, bu hayat denilen kaotik,  yanlış anlamalar ve anlaşılmalar bütününde..

Yani;

Her in­san kendi hikayesini yazıp kendi filminin başrolünü oynar aslında.

Herkes kendi filminin kahramanıdır, kötü adamı değil.

Onlar kendi hayal dünyasında kendini nerde görmek istiyorsa sizi de ona göre konumlandırırlar.

Kimsenin ruhsal dünyasını bilemeyeceğiniz için bu noktada aslında bir gerçekle yüzleşmeniz gerekiyor.

Tanıdığınızı sandığınız herkes aslında o kadar da tanıdık değil :)

Onlara da­ir tek bildiğiniz, onlarla ilgili inançlarınız.

Sadece onlar için yarattığınız imgeyi tanıyorsunuz ve o imgenin gerçek kişilerle alakası yok…

Yani ben senin aklındaki ben değilim, beni 7/24 yanlış anlayabilirsin, çokta önemli değil.

Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. bana aşağıdan bakarsanız tanrıyı görürsünüz.

bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz.

Hikayemi benden dinleseniz, aynalamalarımla inancınız sizi geldiğiniz yöne, geçmiş yaşanmışlığın huzurunda; belki de kendi karanlıklarınızın gerçeğine götürür….

Sandığın kadar kötü değilim, ama zannettiğinden iyi biri de olmayabilirim...

Huyumu bilmiyorsan suyumda yüzme, kıyıma uzak git;

ben bile anlamadan dalgalı derinliklerimde boğulabilirsin..

“İyi Ben” ile” kötü ben” arasındaki tek fark:

 “iyi ben”in,  kime karşı kötü olacağı konusunda çok fazla seçici olması..

Hiç sıkıntı yok!

Tarafsız olanların sevmediği tarafta, Farketmezlerin huzurunda, İki cehennem arası araftayım..

Sen, benim tellerime hangi notadan vurursan;

Ben, o makamdan çalıp söylerim;

İster huzur, ister kaos; aradığını bulursun, istediğinden fazlasını veririm..

Kelimelerinin azı dişini çekeceksin ki seni yemesin, kuyruğunu

keseceksin ki başkalarını hiç sevmesin....

Bakışlarına dikkat et, başka diyarlara dalmasın...

Neyle temaşa ise gözlerin, gözümde zamanla ona dönüşeceksin.

Özden gelsin sözlerin, ancak o vakit sevileceksin....

Unutma zaman tarlasının içinde ne tohum ekersen, yarın onun çiçeğiyle hayat bahçeni süsleyeceksin ...

Zakkum tohumunun zehri mi,

Gül bahçesinin seyri mi

Bendeki seni, sen kendin seçeceksin...

Ham taşta sensin, heykeltıraşlar sensin..

Bilinçaltını bilince dönüştürmedikçe; sen buna her zaman kader diyeceksin....

Ama

Gökyüzüne yazılan o kutsal antlaşmayı okuyan gözlere şahit olmadım.

Karanlık yönlerim seninle aydınlanmadı ve seninle kararmadı aydınlık olan tarafımda...

Kim olduğum önemli değil, ne olduğum ya da nerede olduğumda...

Rüyamı gerçek mi farksız, pişmanlıkta yok...

Endişenin var olduğu tek yer için...

Evrenin merkezindeki sen ki;

Salt doğrularından bile şüphelisin; gönül gözünle gördüğünü sandığın bana baktığında...

Ama bendeki, ben benimdeki senden habersizsin, farkındayım bunun, beni gördüğünü söyleyen gözlerinden izli...

Şimdi ben ki; hırpalanmış bir hayatın ödünç alınmış umutları elimde, yukarıya bakıyorum, karanlıktan çıkmış günün tam da ortasındayım, gölgem yok, sadece güneşi görüyorum gökyüzünde,  gerçekten kendimi bildiğim en huzurlu zaman zarfının içerisindeyim...

Ve başka evrenlerin varlığını hatırlatıyor kainat bana, Büyük bir mutlulukla...

Hayatımın “sen bilirsin” dediğim evresindeyim...

Çünkü, şuan kendimin tam merkezindeyim, sadece kendimleyim...

Sandığımı sunmadan,

sahici yanımı saklamadan,

farkındalığımın farkında olup,

olmadığım gibi değil,

olduğum gibi...

Taktiksiz, taklitsiz, eksiksiz...

Rumi’nin de dediği gibi:

“Kusur arıyorsan, tüm aynalar senin.”

Ne anlattığının önemi yok, görmeyi bilene.. Baktığında aynaya, tam tersinle yüzleşeceksin, farkında mısın?

Yansıtırken bana kendini, bana anlattıklarının tamamen tersisin, işte en büyük sınav bu, her bakışında aynaya olmadığın kişinin yansımasıyla birliktesin..

Ve bana fısıldadıkların aslında; olduğundan çok olmak istediklerin...

Şimdi kendi içine dönüp derinliklerindeki benbenle beraber, en karanlık yanlarınla birliktesin...

Peki Kafanı yastığa koyduğunda, vicdanınla olan muhakemeden galip çıkabilecek misin?

Bak bu sınav zor işte, kendinle savaşacaksın, kendimden biliyorum, bu sert mücadele sonrası yara bere içinde döneceksin..

Yalnız şu ayrıntıyı unutma;

Vicdan insanın içindeki tanrıdır..

Vicdanından beraat kararları almak için nefsine bahaneler uydurmadan, kendinle olan savaşında adilce dövüşeceksin, bunu becerebilecek misin.?

Zor iş. Kolay gelsin!