Bugün burada o felaketi yaşayanların tercümanı olabilmeyi çok isterdim. Ne yazık ki kelimeler kifayetsiz

kalıyor. Yıllar önce bugün yaşanan, o felaketi anlatmak çok ama çok zor. Bugün burada yazıyor olmak da

öyle...

Ben zaman zaman hepimizin yaşamının bir film senaryosu gibi olduğunu düşünürüm. İyi yazılmış, çok iyi

uyarlanmış sinema filmleri gibi hayatlarımız. Yaşanmışlıklara dönüp baktığımızda aslında bu birer film

gibi olan hayatlarımızın, oyuncusu hatta başrolü olduğumuz halde izleyici koltuğunda buluveririz kendimizi anbean.

Anılarımızın her biri o film kareleri gibi canlanır gözümüzde. Ancak bazı anlar var ki, bir daha asla o anların ne oyuncusu ne izleyeni ne de yaşayanı olmak istemeyiz. Tıpkı o gün, 17 Ağustos 1999 günü gibi...

 Ben o günden sonra çok fazla keşke dedim biliyor musunuz?

 Örneğin, keşke dedim, ‘Keşke bize verilen bu yaşamda ki

rollerin, öncesinde senaryosunu okuyabilseydik. Keşke yaşayacak olduklarımızın fragmanını

izleyebilseydik. Ve keşke tüm bunlara göz attıktan sonra yaşamak isteyip istemediğimizi seçebilseydik.” Evet

gerçekten bazı anlar var ki, asla ne oyuncusu, ne izleyicisi ne de yaşayanı olmak istersiniz...

O yılı takiben takvimlerin On yedi Ağustos’u gösterdiği her yıl, saatlerde akrep ve yelkovanın 03.05’i işaret

ettiği her an, o sahneler tüm efektleriyle canlanır belleğinizde. Burnunuzun direği sızlar, kokusu gelir tozun dumanın... Nefesiniz kesilir, soluk alsanız enkazın çimentosu dolacak ciğerlerinize. İçinizdeki kor alevlenir,ateş topuna dönüşür yeniden. Sarsılırsınız her defasında ama öyle bu kez yerden değil, derinden derinden 7.08 büyüklüğünde. Her on yedi ağustosta beyniniz enkaz, yüreğiniz yangın yeri olur yeniden. Güçlüyseniz ve sizi hayata bağlayacak nedenleriniz varsa eğer; küllerinizden doğar ve bir biçimde devam edersiniz yaşamaya. Yıllar önce bugün yaşadığımız asrın felaketini, deprem şehitlerimizi, kayıp olan, haber alınamamış ve bulunamamış canlarımızı, felaketin ardından yıkılan umutları, dağılan yuvaları, yeniden inşasına çalışılan hayatları, yitirdiği canlara rağmen hayata tutunmaya çalışanları (ben onlara deprem gazileri diyorum) unutmadığımızı, unutmayacağımızı ve unutturmayacağımızı dile getirmek istiyorum. Bu çoğul cümlemi acıya saygısı olan, empati kurabilen, yaşamamışsa da yaşayanların acısını paylaşarak hafifletme gayretinde olan duyarlı tüm güzel insanlar adına kuruyorum. UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ ve UNUTTURMAYACAĞIZ!

Ve ben bugünkü yazımı yüreğimden dilime düşen şiirimin dizeleriyle sonlandıracağım. Şiirimin adı ’Bilir

misiniz?’ Yaşayan herkesin bildiği ve anlayacağı dizelerle, bugün bu sayfada kurutalım istiyorum ağlayan

günlerimizin gözyaşlarını... Kavuşana dek sevgi ve özlemle...

BİLİRMİSİNİZ?

Bir gece ansızın karanlığa uyanıp, içinde kaybolmayı,

Bir tek mum ışığına, o anda dünyaları verir olmayı,

Yüreğinizde yangınlarla enkazda kalmayı,

Yaşarken ölümle tanışmayı bilir misiniz?

Sonuna dek süren o çaresizlik dualarından,

Adı ‘’enkaz’’ olan o yuvalardan,

Enkazın kendisi olarak çıkmayı bilir misiniz?

Nefes alıp verirken bile soluyamamayı,

Uykularınızdan ‘’anne’’ diye seslenildiğini sanıp da uyanmayı,

‘’Efendim’’ diyememeyi bilir misiniz?

Yıkık duvarlara bakıp hayallere dalmayı,

Tek bir resme sarılıp çıkmayı, bilir misiniz?

Dost sanıp düşman omzunda ağlamayı,

Ölüme ısınıp, randevulaşmayı,

Kalanları anımsadığınızda,

Yaşarmış gibi yapmayı, bilir misiniz?

Tanrıyla konuşmayı, hiçbir şey istemeden ondan,

Hep keşke demeyi,

Keşke diye diye, o son günle gömülmeyi bilir misiniz?

AYLİN YÜKSEL