Uçsuz bucaksız hayatın dört bir yanından hikâyeler anlatıyor Hande Ortaç. Bazen gülerek, bazen hüzünle, bazen ilenerek ya da kızgınlıkla, en çok da şaşarak “Hay Allah!” dedirten hikâyeler.
Ortaç, Kankurutan adlı ilk kitabının ardından ikici kitabı merakla beklenen ve ikinci kitabı Üç İki Bir Kayıt ile kitapseverlerle buluşturdu.
ARKA KAPAK
“Ayyy Fikret! Senin yerine konuşmaktan yoruldum. Kubur boyunlu herif! Hayatın boyunca masada bile iki dudağını oynatıp tuz istemedin, parmağınla gösterdin. Kelime tasarrufu! Etmiyorum işte! Sen sustun susalı ben konuşuyorum. Oturduğun yerden bana balık balık bakma. Vermem dişlerini! Ohhh, akşamüstü uykusunu bahane et, çıkar, günlerdir uyanma, sonra da dişleri geri iste. Bana çok yakıştılar bir kere. Hem ağzını bile açmaktan acizsin, pis kokulu şey. Dişini nasıl oturtayım? Çenesi sökülesice…”
Hande Ortaç ilk kitabı Kankurutan okumadıysanız eleştirmenler tarafından tavsiye edilen kitaplar arasındaki yerini koruyor.
Ayizi Kitap’tan çıkan "Sonraki kuşaklara aktırılması gereken en son konu, zehirlerle ilgiliydi. En çok üzerinde durduğumuz yöntemse ilk başta dikkat çekmeyecek, masum ve faydalı ama bir o kadar da ölümcül olan adamotuydu. Besmeleyle çaputları açtım ve insan bedeni tasavvurunda köksü bitkiyi ellerimin arasına aldım."
Kankurutan, bizi Türkçe edebiyatın pek az girdiği dehlizlere çağırıyor. "Şifa Bezirgânı" dükkanının bulunduğu dehlizlere. Zamanın yarıldığı, yarıklardan başka zamanların çıktığı, olayların birbirini bizim aklımıza göre değil, keyiflerine göre takip ettikleri…Hande Ortaç, gündeliğin, sıradanın çok boyutluluğunu gösteriyor bize öyküleriyle tuttuğu aynada... Ürperiyoruz, aynanın arkasını hayal etmeye başlıyoruz…