Bizimsakarya.com.tr
Bizimsakarya.com.tr
19 Şubat 2018 Pazartesi 10:47
Sapanca Gölünü kurtaran direniş

Söyleşi: K.Utku Çolakoğlu

Adapazarı Ayanı Kara Osman Ağa’nın torunlarından Mehmet Ünal Başoğlu, söyleşimizin ikinci bölümünde, Sapanca Gölü ve Adapazarı Ovasını kurtaran direnişi anlattı.

Kara Osman Ağa başta olmak üzere tüm Ayanlar, kereste kaçakçılarının Sapanca Gölü’nü Sakarya Nehri ve İzmit Körfezi ile birleştirme projesine karşı çıkıp direniyorlar. Ne var ki bu direniş, hesapları bozulanların kışkırmasıyla, Padişahın da izniyle 1816’da  pusuya düşürülerek şehit edilmesine yol açıyor.

2. Bölüm…

Halet Efendi’nin şehrimizi etkileyen kararları var mı?
Halet Efendi’nin adamı, Mehmet Nurullah, Bursa’ya vali olarak tayin oluyor. O arada Sakarya Nehriyle Sapanca Gölünü birleştirmek istiyorlardı. Onu da körfeze bağlayıp Sakarya Nehrinin İzmit Körfezine bağlanmasını istiyorlardı. Buna tarihte üç beş sefer teşebbüs edildi. Mimar Sinan da teşebbüs etmiş ancak çok büyük sakıncaları olduğu için vazgeçilmiş. En son Kara Osman Ağa burada Ayan iken Kocaeli Valisi Ahmet Paşa, tekrar bu birleştirmeye teşebbüs ediyor

Gölü neden nehirle bağlamak istiyorlar?

O arada çok büyük kereste kaçakçılığı var. Adapazarı, Kastamonu, Bolu ormanlarının keresteleri gemi kerestesi, çok kıymetlidir. Bir de silah kundaklarında kullanılıyor. Yabancı tüccarlar bu keresteyi kaçak olarak yurtdışına kaçırmaya çalışıyorlar. Bizimkiler de bu keresteleri yoğun bir şekilde kesip dağlardan nehre yuvarlayıp nehir vasıtasıyla bunları kolay bir şekilde İzmit Körfezine kadar taşımak istiyorlar. Diğer taşıma usulünde; mangalar ve öküzlerle tek tek ağaçların taşınması çok zor bir ulaşım. Yalnız birleştirmenin en büyük zararı; Sakarya Nehrinin Sapanca Gölüne çamur deryası gibi akması halinde bu bölgenin içme suyu ve tarımda kullanılan bu hazine değerindeki gölün –ki en derin yeri 20, 30 metre civarında– yok olması riski. Bu yüzden halk ve âyanlar direniyor. En büyük tehlike; bölge ormanlarının yok olması, Sapanca Gölünün yok olması ve ziraat alanlarının tamamen elden çıkması. Çünkü açıldığı zaman tuzlu su ovayı basacak. Deniz suyu bastığı zaman ziraat toprağı yok olur.

Bunlar ziraatın, hayvancılığın ve içme suyunun yok olması demek. Ayanlar buna direnince Kara Osman Ağa da buna engel olunca üzerine asker gönderiyorlar ve çarpışmalar oluyor. Ama bakıyorlar ki halk yanaşmıyor ve ayanlar karşı çıkıyor, o zaman projeden vazgeçmek zorunda kalıyorlar. Sapanca Gölü de kurtulmuş oluyor.

Kara Osman Ağa bu durumdan nasıl etkileniyor? Halet Efendi işin peşini bırakıyor mu?

Kereste Nazırı Moralı Osman Efendi, Kara Osman Ağa engel oluyor diye padişaha ihbar ediyor. Hâlbuki yıllardır seferlere gitmişler, düşman ordusuna karşı Adapazarı Ordusu olarak çarpışmışlar, Altın Çelenk şeref madalyaları verilmiş, savaş da bitmiş… 1812’de Bükreş Anlaşmasıyla savaş bitti. Ölümü 1816 yani bu savaşlar bittikten sonra. Diyorlar ki; “Kara Osman Ağa, her an Padişah’ı devirebilir.” Hâlbuki herhangi bir eylem, çatışma, olay yok. Bu Halet Efendi, Padişah’ı kışkırtıyor, “Halk ve ordu çok seviyor, seni tahtından edebilir” diyerek. 1816’da da Kara Osman Ağa’yı bir pusuya düşürerek şehit ediyorlar. Tabi diğer âyanları da yok ediyorlar. Ondan sonra zaten Osmanlı Devleti çöküp gidiyor. Yeniçeri Ordusu da gidiyor, ayan orduları da donanmalar da…

Pusu, Padişah’ın emriyle mi kuruluyor yoksa sadece vezirin yönlendirmesi üzerine mi?

Padişah 23 yaşındayken vezir oluyor Halet Efendi. Çok tecrübeli, çok hain bir adam. 12 sene genç bir padişahı parmağında yönetiyor. Bütün imkânlar onun elinde. En son Tepedelenli Ali Paşa’nın da öldürülmesiyle saraydaki dürüst insanlar diyorlar ki; “Bütün bu işlerin sorumlusu Halet Efendi’dir.” Tarihçilerin yazılarında da “bütün kahramanları tek tek katletti” ifadeleri geçiyor. O zaman II. Mahmut onu görevden alıyor ve önce Bursa’ya sürüyor. Bursa’dan Konya’ya sürülüyor arkasından cellatlar gönderiliyor. Cellatlar, Konya’da bir Mevlevi töreni sırasında yakalıyorlar. Kendisi Mevlevileri de suistimal etmiş bir adam. Onları da aldatıp içlerine girmiş. Bütün görevlerden alınıp emekliliğini orada yaşamak istediğini söylüyor. Tabi cellatların işi bittikten sonra kellesi İstanbul’a gönderiliyor ve bir yazı koyuyorlar: “Devlete ihaneti çok geç fark edilen Halet Efendinin başıdır” diye. Tabi bu da kitaplarda geçer. Vücudu Konya’da Mevlevi türbesinin yanına gömülüyor, başı İstanbul’a gönderiliyor.

Geç de olsa hak ettiğini bulmuş diyebiliriz sanırım… Kara Osman Ağa’nın da şehrimizde okulu, mahallesi, türbesi olmasına rağmen bilinmemesi bizim eksiğimiz. En azından okulun tarihini bilsek, kendisi hakkında da genel bir fikir sahibi olabiliriz diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Okullarımızın tarihini bilmek çok güzel bir şey. Öğrenciler bilmiyor, öğretmenler bilmiyor. İsimler var ama kimdir, neyin nesidir, nasıl olmuştur bilmiyorlar. Biz tarihimizi bu kadar mı unutuyoruz? Kara Osman Ağa toprak ağası gibi öyle alelade bir ağa zannediliyor. Hâlbuki kendisi Osmanlı Ordusu’nun en büyük generallerinden birisidir ve defalarca gazi olmuştur. Madalyaları olan önemli bir komutandır. Ne yazık ki bizim böyle pek çok tarihi değerimiz tahribata uğramıştır. Keşke unutulmasa, hatırlansa… Ben Karaosman Okulu mezunuyum. Babam ve annem oradan mezun. Bakın hepimiz bu okullarda okumuşuz ve en yüksek makamlara kadar çıktık. Emekliye ayrıldım ama hâlâ İstanbul’da kütüphanelerde ve Osmanlı arşivlerinde araştırmalarımı yapıyorum.

Dediğiniz gibi; araştırmak, sürekli araştırmak gerekiyor. Hiçbir zaman yeteri kadar bilemeyiz.

50’ye yakın ülkeyi gezdim. Turistik gezi olarak değil müzelerini, kütüphanelerini ve tarihi yerlerini, özellikle bizimle ilgili olan yerlerini gezdim. Bir tek örneğini vereyim:

1805’te İngiliz Donanması, Fransız ve İspanyol ortak donanmasını Trafalgar Savaşı’nda yener. Ve İngilizlerin dünyaya ilk hâkim oluşu bu Trafalgar Savaşı’ndan sonradır. Artık karşısında ikinci büyük bir donanma yoktur. İngilizlerin en büyük kahramanlarından biri olan Amiral Nelson o savaşta yaralanır ve geminin güvertesinde ölür. Şimdi Londra’da Trafalgar Meydanında 50 metre yüksekliğinde çelik abide var. O 50 metrelik çelik abidenin tepesinde Amiral Nelson’un heykeli var. Bir kolu yok, tek gözü kapalı bir halk kahramanı. Fakat çok enteresan bir şey var ki şapkasının kokartında ayyıldız var. Göğsünde ayyıldızlı Osmanlı madalyası var. Bunlar bütün tablolarında da mevcut, mezarında da var.

İngiliz amiralinde Osmanlı madalyası neden var?

1798’de Fransızlar, Osmanlı’ya bağlı Mısır’ı işgal ettiği zaman,  Osmanlı Donanması ve İngiliz Donanması o zamanlar dost, Fransızlara karşı Napolyon’un ordusunu çıkarmak ve donanmasını yakmak için birlikte harekât yapıyorlar. III. Selim zamanında, Osmanlı’ya yardım ettiği için bu madalyayı alıyor. Bunları gezip görünce insan duygulanıyor.

Aynı zamanda düşünün ki 1805’te Trafalgar’da bu zaferi kazanan dünyanın en büyük donanması, dünyaya hâkim olan İngiliz Donanması,  1807’de yani 1 buçuk sene sonra İstanbul’da rezil rüsva oluyorlar. Yeniliyorlar ve Çanakkale Boğazı’ndan giderken top atışlarıyla 300 İngiliz askeri de ölüyor ve yaralanıyor.

Görünüşe göre İngilizler ve Fransızlar arasında hep değişken bir politikamız olmuş.

Fransa Osmanlıya yakındı. 10 sene sonra 1798’de Fransa ile düşmanız, 1807’de İngilizler gelince hemen taraflar değişiyor ve Fransa bize yaklaşıyor bu sefer. İngilizler Rus Donanması ile anlaşmışlar. Rus Donanması Baltık’tan geliyor, İstanbul’u işgal edecekler ve Osmanlı Devleti’ni 1807’de parçalayacaklar.  Rus Donanması kış olduğu için geç kalıyor, İngiliz Donanması tek başına 19 Şubat’ta giriyor. Nara Burnu’nda gemilerimizi batırıyor ve İstanbul’a geliyor. Anlaştığı vezirlerle diyalog kuruyorlar ve o vezirler ortadan kayboluyor. Divan, bütün İngiliz tekliflerinin kabul edilmesine karar veriyor. Kabul edildikten sonra III. Selim Yeniçeri ağasını çağırıyor ve diyor ki “Ağa, İstanbul’u işgal edecekler. Biz artık yok olacağız. Ne diyorsun?” Ağa, “Biz, Fatih’in aldığı İstanbul’u 14 harp gemisine teslim etmeyiz. Son askerimiz kalana kadar çarpışırız” yanıtını veriyor. Padişah da bunun üzerine Divan kararını beklettiğini, bütün topların sahile yerleştirilmesini istediğini ve sivil halk dâhil herkesin silahlandırılmasını söylüyor.

Bu noktada Kara Osman Ağa ve Adapazarı Ordusu devreye giriyor sanırım.

Ahmet Cevdet Paşa tarihinde yazıyor; “Bütün yakın kazalardan acele yardım istendi.” Adapazarı Ordusu da ilkbaharda Tuna’ya sefere gidiyor, kışın açık arazilerde barınamadıkları için dönüyorlar. Baharda gidip kışın dönüyorlar yani. Bir tek Osman Ağa meselesi değil bu. Asker-i Tüvana diye geçiyor kayıtlarda, yani “güçlü, kuvvetli, cesur asker” anlamında Adapazarı Ordusu’ndan bahsediliyor. Bu, bin 200 kişilik bir ayan ordusu.  İşte o ayan ordusu Adapazarı’ndan hareket edip acilen Kadıköy sahiline geliyor ve Kınalı Ada’da çarpışmalar yaşanıyor. Orada dünyanın en büyük donanması rezil rüsva oluyor ve Çanakkale’den kaçıyor. Kaçıyor ama intikamını almak için Mısır’a saldırıyor bu sefer. 10 sene evvel Fransızlar saldırmıştı, İngiliz Donanması bize yardımcı olmuştu. İstanbul’a çıkamayan o ordu, dünyanın en büyük limanına sahip İskenderiye’yi işgal ediyor ve 10 bin insan öldürüyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa 6 ay sonra geliyor ve İngilizleri oradan sürüyor, donanmasını kovalıyor. Böylece İngiliz Donanması 1 sene içinde ikinci yenilgisini İskenderiye’de alıyor.

O zamanın büyükelçisi Arbuthnot’un torununun torunu, Türkiye’ye Lordlar heyetinin başkanı olarak Suriye görüşmelerini yapmaya geliyor. İnsanların politikayı nasıl yürüttüğünü, nasıl unutmadıklarını, nasıl planlı olduklarını düşünün. Bir tarihçimiz bile “200 küsur sene evvel bunların dedeleri büyükelçiydi. İstanbul’u işgal etmek ve yok etmek için bütün planları yapıp kaçtılar, binlerce kişinin ölümüne sebep oldular” demiyor.

Gazetecilerin yakın tarihi çok iyi okuması lazım. Eğer gazetecilik mesleğini sürdüreceklerse yakın tarihten ve uluslararası ilişkilerinden sorumlular. Bunu unutmamak lazım.

Sizin gibi araştıran insanlar, bizim hatalarımızı daha telafi edilebilir kılıyorlar. Şahsım adına teşekkür ediyorum.

Adapazarı ile ilgili bir şeylerle karşılaştıkça iletmeye çalışıyorum. Muhteşem bir Adapazarı tarihi var ama bir kültür müzemiz yok. Bütün illerde ve ilçelerde var. Kent müzesi dediğimiz etnografya müzesidir. Adapazarı nasıl kurulmuş, kimler gelmiş, kimleri yetiştirmiş, hangi meslekler var, ne yetişir gibi pek çok konuda insanların bilgisi yok. Avrupa’da her yerde var. Türkiye’de artık ilçelerde bile kent müzesi varken Adapazarı tarihini öğrenebileceğimiz bir kent müzemiz yok. Vakıflarımız yağma edilmiş, kimse sahip çıkmamış. Kastamonu, Bolu ve Bilecik’te medreseler, camiler, vakıf dükkânları birer kültür merkezi haline getirilmiş. Kayseri, Tokat, Amasya, Bursa vs. hepsinde var ama Adapazarı’nda yok. Biz, Bursa Vakıflar Bölge Müdürlüğüne bağlıyız. Hâlbuki Adapazarı Bölge Vakıflar Müdürlüğünün bir an evvel kurulması lazım. Biz oraya bağlı olduğumuz için Bursa kendi vakıflarını koruyor, Adapazarı vakıfları yağmalanıyor. Kimsenin ne bilgisi ne haberi var.

Yani vakıfların sadece arazileri değil, tarihleri de gasp edilmiş.

Biz bunları hep hatırlattık. Gazetelere makaleler yazdık, devlet büyüklerine, gelen her valiye yazdık. Belki bundan önce gelen son 30 yılda 20 valiye bunları söylemişizdir. Bir kısmı arkadaşımızdır, iyi tanışırız. Ancak maalesef muvaffak olamadılar. Sonuç olarak ne bir kültür müzemiz var ne vakıflarımıza sahip çıkabilmişiz. Hepsi yağma olmuş ve gitmiş. Okullarımızın tarihini bile bilmiyoruz. Kent müzeleri olsa bunların hepsi yazar orada. Camilerimiz, vakıflarımız, medreselerimiz… 160 yıl boyunca burada yüksekokul varmış; Kara Osman Ağa Medresesi. Bu medreseler hakkında doktora tezleri bile yapılmış. İnternetten baktığınızda bile görebilirsiniz. Bir üniversite kurulması ve adının Kara Osman Ağa Üniversitesi olması lazım. Bütün Anadolu’daki şehirlerde eski büyüklerin isimlerine üniversiteler var. Piri Reis, Şeyh Edebali, Mehmet Bey gibi her yerde var.

Sakarya değil Adapazarı

Mehmet Ünal Başoğlu, Adapazarı’na Sakarya denmesine karşı çıkıyor ve şunları söylüyor:

“Bu şehri kuranlar Türklerdir. Bilecik ve İzmit eski Bizans şehirleridir. Ama Adapazarı öyle değildir. İlk defa Pazar yeri olarak kurulmuş. Ermeniler, Rumlar ve diğer ticaret adamları burası geliştikten sonra gelmiş. Öbür şehirler öyle değil. İsmi Ada, Türkçe bir kelime. Sakarya Nehri, Sapanca Gölü, Çark Deresi’nin arasında kalan ova, yani ada. Adapazarı, Türkçe bir kelime ve şehrimizin ismi! Unutulmuş ama Sakarya bölgenin ismidir, şehrin değil. Şimdi millet Adapazarı ismini yok etmeye çalışıyor ve “Sakarya” diyor. Sakarya nehrin adı! Müzemiz yok, tarihimize sahip çıkamıyoruz, 600 yıllık tarih kitaplarına bakın. 50 yıla kadar Sakarya adı yoktur, Adapazarı vardır.  500-600 yıllık Osmanlı belgelerinde hep karşınıza Adapazarı çıkar.”

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner73